‘Sonraya saklanan mutluluk’

0

ON2AY Haber Sitesi Yayın Kurulu Üyesi, eğitimci, yazar ve gazeteci Ertuğrul Özgün’ün bu haftaki köşe yazısı…

Ertuğrul Özgün, EN İYİSİNİ SONRAYA SAKLAMAYIN!

EN İYİSİNİ SONRAYA SAKLAMAYIN!

Çocukluk yıllarında en güzel meyveyi, daha büyük bir keyifle yemek için hep en sona ayırırdı. Ancak o meyveyi çoğu zaman kendisi yiyemezdi… Yıllar sonra karşısına çıkan “En iyisini sonraya saklamayın” sözü, Ertuğrul Özgün’ü köyündeki ahşap eve ve çocukluğundan kalan anlamlı bir hayat dersine götürdü.

BİR CÜMLE BENİ ÇOCUKLUĞUMA GÖTÜRDÜ

Bugün okuduğum bir cümle beni alıp çocukluğuma götürdü.

Bu cümle, 20. yüzyılın en önemli yayıncılık olaylarından biri kabul edilen Paulo Coelho’nun fantastik ve öğütlerle dolu “Simyacı” adlı romanında yer alıyordu.

Roman; İspanya’dan yola çıkarak Mısır Piramitleri’nin eteklerinde hazinesini arayan Endülüslü çoban Santiago’nun masalsı yolculuğunu anlatır. Altı yılda 42 ülkede 26 dile çevrilen ve yedi milyondan fazla satan eserde karşıma çıkan o söz şuydu:

“En iyisini sonraya saklamayın!”

Hemen herkesin bildiği; birçok düşünürün farklı biçimlerde dile getirdiği “Dün geçti, yarının ne getireceği bilinmez; öyleyse bugünü yaşamak gerekir” düşüncesini anlatan kısa ama etkili bir sözdü bu.

Sözü okuyunca yüzümü bir tebessüm kapladı. Çünkü anlattığı duyguyu çocukluğumda defalarca yaşamıştım.

KÖYDEKİ AHŞAP EVİMİZ

İlkokul yıllarımdı. Köydeki ahşap evimizde yaşıyorduk.

Çocukluğumun geçtiği ev, o yıllarda Doğu Karadeniz’de yaygın olan, ahşap ve taşın birlikte kullanıldığı yapılardan biriydi.

O dönemde fotoğraf çektirmek pek mümkün değildi. Üç yüz haneli köyümüzde fotoğraf makinesi olan hiç kimse yoktu. Bu nedenle bugün sizlerle paylaşabileceğim, evimize ait bir fotoğraf bulunmuyor.

Ancak diğer öğrenciler gibi benim de ilkokul yıllarımdan kalan fotoğraflarım vardı.

Her öğretim yılının sonuna doğru ilçeden okulumuza bir fotoğrafçı gelirdi. Mezun olacak öğrencilerin vesikalık fotoğraflarını çekerdi. Hafif aksadığı için kendisine “Fototopal” adını taktığımız bu fotoğrafçının çektiği, sınıf arkadaşlarım ve öğretmenlerimle birlikte yer aldığım toplu fotoğrafları hâlâ saklarım.

Bir keresinde de Almanya’da işçi olarak çalışan bir komşumuz, yanında getirdiği fotoğraf makinesiyle evin arka bahçesinde annem, ablam ve benim fotoğrafımızı çekmişti. Sanırım 1971 yılıydı. Ne yazık ki o karede de evimiz görünmüyordu.

Fotoğrafının yerini tutmaz elbette ama ben size o yıllardaki evimizi anlatayım.

TAŞ, AHŞAP VE ÇOCUKLUK HATIRALARI

Evimizin temeli ve ahır olarak kullanılan zemin katı taştan örülmüştü. Zemini toprak olan ahırın tavanı kalın tahtalarla kaplıydı. Ahır katıyla evin giriş katı arasında, ahıra inmeyi sağlayan bir geçit bulunuyordu. Ahşap bir kapakla örtülen bu geçitten merdivenle aşağı inilirdi.

Hemen hemen bütün Doğu Karadeniz evlerinde olduğu gibi, manzaraya dönük ön cephede iki odaya ait dört pencere vardı.

Ahırın üzerindeki duvarlar, ahşap iskeletle birbirine bağlanan çatma duvarlardan oluşuyordu. Ahşap kirişlerin arasında kalan üçgen biçimindeki boşluklar taşla doldurulmuş ve çimentoyla tutturulmuştu.

Evimiz iki oda, bir hol ve mutfağın da içinde bulunduğu geniş bir salondan oluşuyordu. Çatısı ahşaptı ve üzeri kiremitle kaplıydı. Ön cephedeki dört pencere, dışarıdan ahşap kapaklarla korunurdu.

Biz dört kardeş, denize bakan cephedeki iki odadan sol taraftakinde uyurduk. Gece olduğunda yere serilen yataklarımız, sabah kalkınca toplanıp kaldırılırdı.

KUŞLARIN ÇOK SESLİ SENFONİSİ

Evimizin çevresinde birçok meyve ağacı bulunmasına rağmen serçeler en çok armut ağacımıza doluşurdu. Ağacın dalları, uyuduğumuz odanın sol penceresine kadar uzanırdı. Dallarında yuva yapan serçelerin cıvıltıları, o günkü canlılığıyla hâlâ kulaklarımdadır.

Biri bana, “İlkbaharla birlikte hayatın yeniden canlanmasını nasıl anlatırsın?” diye sorsa şöyle cevap verirdim:

“Sabah güneşinin evin taş ve ahşap cephesindeki aralıklardan yatağımıza sızdığı saatlerde, çok sesli bir senfoniyi andıran ve beni uykumdan uyandıran kuş cıvıltıları…”

OKULA UZANAN PATİKA

Ahşap evimiz, okulun bulunduğu ana yola yaklaşık üç yüz metre uzunluğundaki bir patikayla bağlanırdı.

Kardeşlerim benden önce mezun oldukları için okula giderken bu yolu hep yalnız yürürdüm. Yol boyunca ağaçlardan topladığım meyveleri ceplerime doldurur, yürürken birer birer yerdim.

Rahmetli annem arazimize çok sayıda meyve ağacı dikmişti. Bazen armut, bazen elma, bazen de incir toplardım. Meyve ne olursa olsun, en güzelini her defasında sona ayırırdım.

Onu en son ve daha büyük bir keyifle yemek isterdim.

EN GÜZEL MEYVEYİ HEP BAŞKALARI YEDİ

Ancak ana yola çıktığımda istisnasız bir arkadaşıma rastlardım. Arkadaşım, sona sakladığım o en güzel meyveyi isterdi.

Ben de onu reddedemezdim.

İstemeye istemeye de olsa en güzel meyveyi arkadaşıma verirdim. Böylece daha büyük bir keyifle yemek için sona ayırdığım meyveleri çoğu zaman başkaları yerdi.

Yıllar sonra okuduğum “En iyisini sonraya saklamayın” sözü, işte bu yüzden beni çocukluğuma götürdü.

Hayat da bazen çocukluğumda cebime doldurduğum o meyvelere benziyor. Mutluluğu, güzel sözleri, sevdiklerimize ayıracağımız zamanı ve yapmak istediklerimizi sürekli sonraya bırakıyoruz.

Oysa yarının ne getireceğini bilmiyoruz.

Bu nedenle elinizdekinin kıymetini bilin, sevginizi zamanında gösterin ve bugünün güzelliklerini ertelemeyin.

En iyisini sonraya saklamayın!

Not: Bu köşe yazısında yer alan görüş ve değerlendirmelerin tüm sorumluluğu yazara aittir.

What do you feel about this?

Bir yanıt yazın

error: İçerik korunmaktadır !!