Halk neden umudunu kaybediyor?
Bir ülkede siyasetçilere duyulan güven neden azalır? Yalnızca ekonomik sıkıntılar yüzünden mi, yoksa adaletin, liyakatin ve ahlaki sorumluluğun geri plana itilmesi nedeniyle mi? İktidarın ve muhalefetin benzer eleştirilerle karşı karşıya kaldığı bir ortamda toplumun zihninde giderek daha güçlü bir soru beliriyor: Siyaset, yeniden güvenilir olmayı başarabilecek mi?

Tolstoy, İtiraflarım adlı eserinde insanın vicdanını, ahlaki sorumluluğunu ve yaşamın anlamını sorgular. Aradan yaklaşık 150 yıl geçmesine rağmen onun düşüncelerinden hareketle bugün de aynı soruyu sorabiliriz: Yanlışın normalleştiği, haksızlığın siyasi kimliklerin arkasına saklandığı ve toplumun giderek sessizleştiği bir düzende ne kadar ilerleyebiliriz?
Türkiye’de siyasete duyulan güvenin giderek daha fazla sorgulandığı bir dönemde, bu sorunun yanıtını aramak her zamankinden daha önemli.
SİYASETİN HANGİ TARAFINDA OLURSA OLSUN, YANLIŞ YANLIŞTIR
AK Parti iktidarına yönelik yolsuzluk iddiaları, kamu kaynaklarının kullanımı, ihale tartışmaları ve siyasi kayırmacılık konusundaki eleştiriler, toplumun adalet duygusunu zedeliyor. Ancak mesele yalnızca iktidarla sınırlı değil. Muhalefet partilerinde de gündeme gelen rant ilişkileri, koltuk mücadeleleri, liyakat sorunları ve şeffaflık eksikliği, halkın siyasete duyduğu güveni aşındırıyor.
Elbette iddialarla kanıtlanmış olguları birbirinden ayırmak gerekir. Ancak hangi siyasi parti söz konusu olursa olsun, kamuoyunu ilgilendiren iddiaların şeffaf biçimde araştırılması ve gerektiğinde hesap sorulması temel bir demokratik sorumluluktur.
Çünkü yolsuzluğun partisi, haksızlığın ideolojisi olmaz. İktidarın yanlışına karşı çıkıp muhalefetin yanlışına susmak, savunduğumuz değerlerle çelişmektir.
Ahlak, yalnızca karşı taraftan hesap sormak değil, gerektiğinde kendi tarafımızdan da hesap sorabilmektir.
MAKAM MÜCADELESİ BÜYÜRKEN TOPLUMUN SORUNLARI UNUTULUYOR
Bugün siyaset, toplumun sorunlarını çözmekten çok makam mücadeleleri ve karşılıklı suçlamalarla anılır hâle geldiyse burada ciddi bir sorun var demektir.
Seçim meydanlarında adalet, liyakat ve şeffaflık vaat edenlerin, bu ilkeleri uygulamada ne ölçüde hayata geçirdiği sorgulanmalıdır. Çünkü siyasi söylemlerle gerçekler arasındaki mesafe büyüdükçe, verilen sözlerin inandırıcılığı da azalır.
İnsanlar yalnızca ekonomik sıkıntılarla mücadele etmiyor. Aynı zamanda duyulmadıklarını, yeterince temsil edilmediklerini ve kendilerine verilen sözlerin tutulmadığını düşünüyor.
Böylece siyasetçilerle toplum arasındaki mesafe giderek büyüyor. Seçmen, kendisini temsil etmesini beklediği kişilerle arasındaki bağın zayıfladığını hissettikçe siyasete olan ilgisini ve inancını da kaybedebiliyor.
ASIL TEHLİKE, KÖTÜLÜĞE ALIŞMAK
Asıl tehlike, kötülüğün yapılmasından çok, kötülüğe alışılmasıdır.
Yolsuzluk iddiaları sıradanlaştığında, haksızlıklar siyasi aidiyetlerle savunulduğunda insanlar önce öfkelenir, sonra yorulur ve sonunda seslerini yükseltmekten vazgeçebilir.
Oysa bir toplumun vicdanı sustuğunda, yanlışlara karşı duracak toplumsal direnç de zayıflar.
Bir siyasi partinin mensubu olmak, o partideki her davranışı savunmayı gerektirmez. Bir lidere destek vermek, onun her kararını doğru kabul etmek anlamına gelmez. Demokratik olgunluk, gerektiğinde kendi desteklediğimiz kişilere de eleştirel gözle bakabilmeyi gerektirir.
Aksi hâlde siyasi aidiyet, ahlaki sorumluluğun önüne geçer. Doğru ve yanlışın ölçüsü ilkeler olmaktan çıkar, kimin yaptığına göre değişir.
İşte toplumsal güveni asıl aşındıran da budur.
SESSİZ ÇOĞUNLUK SANDIĞA GİTMEYEREK Mİ TEPKİ GÖSTERECEK?
Bugün toplumun bir kesimi yalnızca iktidardan değil, muhalefetten de umudunu kesiyor. Çünkü insanlar mevcut yönetime itiraz etmenin ötesinde, yerine gelecek yönetimin daha dürüst, adil ve şeffaf olacağına inanmak istiyor.
İşte tam bu noktada, sessiz çoğunluğun sandığa gitmeyerek siyaseti cezalandırma ihtimali gündeme geliyor.
Kendisine güven verecek bir siyasi irade göremeyen seçmen, oy vermemeyi bir protesto biçimi olarak değerlendirebilir. Elbette sandığa gitmeme kararının farklı nedenleri olabilir. Ancak seçmenin siyasetten uzaklaşması, temsilciler açısından göz ardı edilmemesi gereken önemli bir uyarıdır.
Bununla birlikte sandığa gitmemek, tepkiyi ortaya koyarken değişimin yönünü belirleme gücünü başkalarına bırakma riskini de taşır.
Asıl sorumluluk, insanları yalnızca sandığa çağırmak değildir. Önemli olan, onların oylarının anlam taşıdığına, tercihlerinin dikkate alınacağına ve seçtikleri temsilcilerin hesap vereceğine inanmalarını sağlamaktır.
Seçmenin güvenini kazanamayan siyaset, yalnızca oy kaybetme riskiyle değil, temsil gücünü yitirme tehlikesiyle de karşı karşıyadır.
TÜRKİYE’NİN İHTİYACI YALNIZCA İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ DEĞİL
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca iktidarın değişmesi değil, siyasetin ahlaki ölçülerinin değişmesidir.
Kamu kaynakları şeffaf kullanılmalı, yolsuzluk iddiaları taraf gözetmeksizin araştırılmalı, yargı bağımsızlığı güvence altına alınmalı ve liyakat siyasi sadakatin önüne geçmelidir.
Hiçbir parti ve hiçbir lider, halkın denetiminin üzerinde görülmemelidir.
Güven, sloganlarla değil, davranışlarla kazanılır. Halkın güvenini kaybeden siyasetçi yalnızca oy kaybetmez; temsil iddiasının inandırıcılığını da yitirir.
Siyasi partilerin gerçek başarısı, yalnızca seçim kazanmakla ölçülemez. Kamu yararını ne ölçüde korudukları, verdikleri sözleri ne kadar tuttukları ve eleştirilere karşı ne kadar açık oldukları da bu başarının önemli ölçütleridir.
Çünkü demokrasi, yalnızca sandıkta tercih yapmak değil, seçilenlerin kararlarını sorgulayabilmek ve onlardan hesap sorabilmektir.
TOLSTOY’UN VİCDAN SORGULAMASI BUGÜN DE GEÇERLİ
Tolstoy’un eserinde ele aldığı vicdan ve ahlak sorgulaması, bugün de düşünmeye değer bir soruyu önümüze koyuyor:
Yanlışa alışan, haksızlığı mazur gören ve kendi çıkarı uğruna susan bir toplum, nasıl bir gelecek kurabilir?
Halkın sessizliğini rıza, umutsuzluğunu kabulleniş sanmayın. Bazen insanlar anlatmaktan, tartışmaktan ve inanmaktan yorulur. Bu sessizlik, sandığa gitmeme kararıyla ya da bütün siyasi aktörlere yönelen derin bir güvensizlikle kendini gösterebilir.
Ancak bu sessizliğin ne anlama geldiğini anlayabilmek için yalnızca seçim sonuçlarına bakmak yeterli değildir. Toplumun beklentilerini dinlemek, eleştirilerini dikkate almak ve sorunlara samimiyetle çözüm üretmek gerekir.
ATATÜRK’ÜN MİRASI VE SİYASETİN AHLAKİ SORUMLULUĞU
Mustafa Kemal Atatürk, Millî Mücadele’nin önderi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu olarak, siyaset ile ahlak arasındaki ilişkiyi değerlendirirken üzerinde düşünülmesi gereken bir sorumluluğu da hatırlatır: Bir siyasi hareketin iddiası, yalnızca savunduğu fikirlerle değil, o fikirleri ne ölçüde yaşama geçirdiğiyle de ölçülür.
Bu ölçü, herhangi bir siyasi partiye özgü değildir. İktidarda ya da muhalefette bulunan bütün siyasi aktörler için geçerlidir.
İnsanın üzerine hangi siyasi kimliği giydirirseniz giydirin, karakterindeki ahlaki eksikliği yalnızca sözlerle örtemezsiniz. Hiçbir makam, hiçbir unvan ve hiçbir ideolojik aidiyet, insanı ahlaki sorumluluğundan muaf tutamaz.
Ahlak korkuyla değil vicdanla, güven sözle değil davranışla kazanılır.
Bu nedenle siyasette gerçek değişim, yalnızca başkalarının yanlışlarını teşhir etmekle değil, kendi tarafımızdan başlayarak her türlü haksızlığa karşı çıkmakla mümkündür.
SESSİZ ÇOĞUNLUK NE ZAMAN KONUŞACAK?
Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, güvenilir insanlar; yeni vaatler değil, tutulmuş sözler; yeni siyasi kahramanlar değil, hesap verebilen yöneticilerdir.
Bir ülkede adalet duygusu ve toplumsal güven tükenirse hiçbir siyasi başarı kalıcı olamaz. Çünkü güvenin olmadığı yerde temsil zayıflar, temsilin zayıfladığı yerde ise demokrasi yalnızca biçimsel bir yarışa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Peki, sessiz çoğunluk ne zaman konuşacak?
Belki de asıl soru şudur: Siyaset, toplumun yeniden güven duyabileceği bir ahlak anlayışını ne zaman ortaya koyacak?
Bu sorunun yanıtı yalnızca siyasetçilerin vereceği sözlerde değil, atacakları adımlarda saklı.
Çünkü toplum artık kimin daha yüksek sesle konuştuğundan çok, kimin söylediklerinin arkasında durduğuna bakıyor.
Ve unutulmamalıdır ki hiçbir siyasi başarı, ahlaki sorumluluğun ve toplumsal güvenin yerini tutamaz.
Dr. Hüseyin Özkahraman | ON2AY Haber Sitesi – Misafir Kalem
Not: Bu köşe yazısında yer alan görüş ve değerlendirmelerin tüm sorumluluğu yazara aittir.
