Yürüyen de benim, duvarı ören de…

Hasan Basri Çabukol yazdı

0

ON2AY’ın bu haftaki “Misafir Kalem” konuğu Hasan Basri Çabukol, insanın kendi içinde ördüğü duvarları ve kendisiyle yüzleşme yolculuğunu kaleme alıyor. Kabullenişin, değişimin ve olgunlaşmanın izini süren Çabukol, çıkmaz sandığımız yolların bazen bizi kendimize ulaştırdığını hatırlatıyor.

Hasan Basri Çabukol yazdı

Bazen aşılması gereken en büyük engel, insanın bizzat kendisidir.

Bütün düşüncelerim bir çıkmaz sokakta nihayete ulaşıyor. Yürüyen benim, duvarı ören de sanıyorum yine benim…

İnsan, hayatı boyunca nice engellerle karşılaşır. Kimi zaman önüne taş koyanlar olur, kimi zaman yollarını kapatanlar… Kimi zaman bir haksızlıkla, kimi zaman bir hayal kırıklığıyla mücadele eder. Her defasında bir yol bulur, bir kapı aralar, bir engeli aşar. Çünkü insanın aşamayacağı pek az şey vardır. Buna yürekten inanıyorum.

Fakat insanın kendisiyle olan mücadelesi bambaşkadır. Başkalarının ördüğü duvarları aşmak mümkündür de insanın kendi elleriyle ördüğü duvarları aşması çoğu zaman daha zordur.

İnsan kendisini aşabilir ama kendisinden başkası olamaz.

HER DUVAR BİR ENGEL DEĞİLDİR

Asıl mesele de belki tam burada başlar. Çünkü insan, kendi inşa ettiği duvarları yıkma kudretine de sahiptir. Ancak yıktığı her duvarın ardından yeniden inşa etme ihtiyacı hisseder. Yeter ki bu defa ördüğü duvarın her bir tuğlasını bilinçle, iradeyle ve kendi hakikatiyle yerleştirmiş olsun.

Zira her duvar bir engel değildir. Kimi duvarlar insanı korur, kimileri sınırlarını hatırlatır. Ama bazı duvarlar vardır ki insanın ufkunu daraltır, yürüyüşünü durdurur, hatta kendi hakikatine ulaşmasına engel olur. İşte yıkılması gerekenler de onlardır.

Bu duvarlar yıkılmalıdır ki insan kendisini aşabilsin, düşüncesini yenileyebilsin, ruhunu özgürleştirebilsin. Başkalaşmak, özünden uzaklaşmak değil; özüne ulaşırken kendini yeniden keşfetmektir.

KABULLENİŞ, VAZGEÇMEK DEĞİLDİR

Kudema, insanın kabullenişin hüznüyle tekâmül mertebesine ulaşabileceğini söyler. Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey, her istediğimizin gerçekleşmesi değil, gerçekleşmeyenlerin içimizde bıraktığı izlerle barışabilmektir.

Kabulleniş, vazgeçmek değildir. Bazen değiştiremeyeceğimiz şeyleri anlamak, bazen de değiştirmemiz gereken şeyin bizzat kendimiz olduğunu fark etmektir. İnsan her şeyi değiştiremese de kendisine bakışını değiştirebilir. Her kapıyı açamasa da hangi kapının önünde beklememesi gerektiğini öğrenebilir.

Hayat bizi böyle böyle bir nihayete alıştırıyor zannımca. Her kayıp biraz eksiltiyor, her hayal kırıklığı biraz olgunlaştırıyor, her suskunluk içimizde yeni bir cümleye dönüşüyor. Zamanla anlıyoruz ki bazı yollar yürünmek için değil, insana kendisini tanıtmak için var.

Belki de insanın en büyük zaferi, bütün duvarları yıkması değil; hangi duvarın neden örüldüğünü anlayabilmesidir.

DERDİNİ TANIRKEN KENDİNİ BULMAK

Ve nihayetinde dönüp kendimize bakıyoruz. Aradığımız huzurun, kaçtığımız acının, çözmeye çalıştığımız düğümün çoğu zaman kendi içimizde olduğunu fark ediyoruz.

Bu noktada asırlar öncesinden Niyâzî-i Mısrî’nin sesi yetişiyor imdadımıza:

“Dermân aradım derdime, derdim bana dermân imiş…”

Ne büyük bir hakikat!

Meğer insan bazen şifayı ararken derdini tanır, derdini tanırken kendini bulurmuş. Bazen çıkmaz sandığı sokak, kendi içine açılan bir yolmuş. Bazen yıkılmasını beklediği duvar, kendisine ulaşmasının önündeki son perdeymiş.

YOLCULUK, KENDİNİ TANIMAKLA BAŞLIYOR

Öyleyse mesele, duvarların ardında kalmak değil; onları neden ördüğümüzü anlayabilmekte…

Çünkü insanın yolculuğu, dünyayı aşmakla değil, önce kendisini tanımakla başlıyor.

Ve belki de en büyük tekâmül, insanın kendi çıkmaz sokağında kendisine rastlamasıdır.

What do you feel about this?

Bir yanıt yazın

error: İçerik korunmaktadır !!