Hastane koridorundan bugüne uzanan soru

0

1976 yılında Erzurum Devlet Hastanesi’nde yaralı bir ülkücü genç için kan vermek amacıyla hastaneyi dolduran yüzlerce gencin oluşturduğu kuyruk, yıllar sonra yapılan bir sohbetin en çarpıcı hatırasına dönüştü. Eğitimci-Yazar Ertuğrul Özgün, bu anı üzerinden ülkücülük anlayışının geçmişten bugüne yaşadığı değişimi sorguluyor.

Ertuğrul Özgün yazısı, ülkücüler

KAN VERMEK İÇİN SIRALARINI BEKLİYORLAR!

Yirmi altı yıldır oturduğum mahallede yaşıyorum. Ancak sosyal çevrem neredeyse hiç olmadı desem yeridir. Çalıştığım okullar ve görev yaptığım yerler oturduğum ilçenin dışında olduğu için buna fırsat da bulamadım. Sabah erkenden evden çıkar, akşam geç saatlerde dönerdim. Günün yorgunluğunu üzerimden atıp koltuğa uzandıktan sonra dışarı çıkacak hâlim de kalmazdı. Arkadaş çevrem daha çok görev yaptığım ilçelerde oluştu; sohbetlerimi, dostluklarımı ve sosyal hayatımı da onlarla yaşadım.

Emekli olduktan sonra ise adeta sudan çıkmış balığa döndüm. Kendi sokağımda birkaç mahalle sakini dışında oturup sohbet edeceğim kimsenin olmadığını fark ettim. Belki çoğunuza tuhaf gelecek ama mahalle muhtarımızla bile ancak emekli olduktan sonra tanıştım.

Neyse… Bana asosyal mı dersiniz, içine kapanık mı dersiniz bilemem. Ben bu yazıda bunun üzerinde durmayacağım.

MAHALLE FIRININDAKİ SOHBET

Mahallede düzenli görüştüğüm birkaç kişiden biri de fırıncı arkadaşım. Ekmek ve unlu mamullerin satıldığı işletmesinin arka tarafında küçük bir kafe bulunuyor. Eski dostluğumuz nedeniyle zaman zaman orada oturup sohbet ederiz.

Kafenin müdavimleri daha çok gençlerden oluşuyor. Fırın sahibinin ise emeklilerden ve çalışanlardan oluşan kendine özgü bir sohbet grubu var. Konu ne olursa olsun dönüp dolaşıp siyasete geliyor. Kendisi koyu bir Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan destekçisi. Bunda hem hemşehrilik bağlarının hem de aile dostluklarının etkisi büyük. Beni her gördüğünde masasına davet eder. Daha çok kendisi konuşur ama söylediklerimi de dikkatle dinler.

“ESKİ DEĞİL, HİÇ ESKİMEDİM”

Dün yine ekmek almak için uğradığımda masasında iki misafiri vardı. Beni görünce, “Hocam gel, seni arkadaşlarla tanıştırayım” dedi.

Misafirler benden biraz daha yaşlıydı. Çapa Tıp Fakültesi’nde birlikte okumuş, yıllarca devlet hizmetinde çalıştıktan sonra emekli olmuş iki cerrah profesördü. Biri özel muayenehanesinde mesleğini sürdürürken, diğeri toprağa yönelmiş, gezmeyi ve sakin bir emeklilik yaşamını tercih etmişti.

Fırıncı beni, “Eski ülkücü, ülkücülük üzerine kitapları bulunan yeni emekli öğretmen,” diye tanıtınca hemen itiraz ettim.

“Eski değil… Ben hiç eskimedim. On beş yaşımda Artvin’de ilk kez Ülkü Ocağı’nın kapısından girdiğim gün ne hissediyorsam bugün de aynı duyguları taşıyorum. Değişen ben değilim. Ama bugün beni düşündüren başka bir şey var. Kendisini ülkücü olarak tanımlayan insanların farklı oluşumlarda yer alıp birbirlerini ağır sözlerle suçlaması dikkatimi çekiyor. Acaba benim bilmediğim farklı ülkücülükler mi var? Sizce ‘ülkücü’ denildiğinde ne anlaşılmalı?” diye sordum.

Fırıncı gülümseyerek, “Hocam, tam yerinde bir soru sordun. Hocalarımız da senin gibi ülkücü. Bu sorunun cevabını onlar versin,” dedi.

Masada kısa bir sessizlik oluştu.

ERZURUM DEVLET HASTANESİ’NDEKİ O GÜN

Profesörlerden biri, kırlaşmış gür bıyıklarını parmaklarıyla hafifçe düzelttikten sonra gözlerini bana çevirdi ve yumuşak bir ses tonuyla anlatmaya başladı:

“Yıl 1976… İlk görev yerim olan Erzurum Devlet Hastanesi’nde çalışıyorum. Yoğun bir günün ortasında koridorda büyük bir hareketlilik başladı. Dışarı çıktığımda koridorun gençlerle dolu olduğunu gördüm. Kan alma laboratuvarının önünden başlayan kuyruk hastane bahçesinin kapısına kadar uzanıyordu.

Bahçeye çıktığımda ise manzara daha da etkileyiciydi. Bahçe insanlarla dolmuştu. Sadece başlarını görebildiğim yüzlerce, belki de bine yakın kişi vardı.

‘Ne oluyor burada?’ diye sordum.

‘Acil servise ağır yaralı bir ülkücü genç getirildi. Çok kan kaybetti. Kan gerekiyor. Kuyrukta bekleyenlerin tamamı kan vermek için geldi’ dediler.

Ben ülkücülüğü işte o gün gördüğüm manzarada tanımlıyorum. Yaralı bir arkadaşını yaşatabilmek için hastaneyi dolduran, hiçbir karşılık beklemeden kan vermek üzere sıraya giren gençlerin ortak ideallerinde…”

Sözlerini tamamladı ve sustu.

O hikâyeden sonra sohbet de kendiliğinden sona erdi.

BUGÜNE KALAN SORU

Şimdi asıl soru şu:

Dün kan vermek için saatlerce sıraya giren, gerektiğinde canını vermekten çekinmeyen ülkücüleri bir araya getiren ortak değer neydi?

Bugün ise aynı ülkücü kimliği taşıdığını söyleyen insanları farklı kamplara ayıran, hatta birbirine karşı sert biçimde konumlandıran ayrışmanın temelinde hangi değer yatıyor?

Bu sorunun cevabı, belki de sadece geçmişi anlamak için değil, bugünü doğru okuyabilmek için de önem taşıyor.


Ertuğrul Özgün

Eğitimci – Yazar

Not: Bu köşe yazısında yer alan görüş ve değerlendirmelerin tüm sorumluluğu yazara aittir.

What do you feel about this?

Bir yanıt yazın

error: İçerik korunmaktadır !!