Eğitimde herkesin söz söyleyeceği bir şûra gerekli

0

ON2AY Haber Sitesi Yayın Kurulu Üyesi, eğitimci, yazar ve gazeteci Ertuğrul Özgün, eğitimde yıllardır yapılan sistem değişikliklerini değerlendiriyor. Özgün; farklı görüşlerin temsil edildiği bir eğitim şurası, adil biçimde uygulanan liyakat sistemi ve öğretmen yetiştirme politikalarının yeniden ele alınması çağrısında bulunuyor.

Ertuğrul Özgün, Eğitimde herkesin söz söyleyeceği bir şûra gerekli

Öncelikle, eğitim kurumlarımızda yaşanan üzücü olayların gölgesinde başladığımız yeni eğitim öğretim yılının yavrularımıza ve bütün milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Dört yılı öğretmen okulu eğitimi olmak üzere, kırk altı yılımı verdiğim eğitim konusunda, istemesem de yazmadan edemiyorum.

Son olarak Fuzuli’ye atfedilen “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil” sözünü gerekçe göstererek eğitim konusunda artık yazmayacağımı söylemiştim. Ancak ömrümün büyük bölümünü verdiğim mesleğimin kazandırdığı bilgi birikimini paylaşmadan bir kenara çekilip oturmaya kişiliğim izin vermiyor.

Üzüntümüzü yüreğimize bastırıp 2026-2027 eğitim öğretim yılının başında, eğitimde başarıyı nasıl değerlendirmemiz gerektiği üzerinde duralım.

BAŞARIYI HANGİ ÖLÇÜYLE DEĞERLENDİRİYORUZ?

Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı’nın, yani PISA’nın sonuçları, eğitim sistemimizi değerlendirmek için önemli bir gösterge. Ancak başarıyı yalnızca sıralamadaki yerimize veya OECD ortalamasına olan uzaklığımıza bakarak açıklamak yeterli değildir.

Türkiye’nin kendi içindeki gelişimini, diğer ülkelerdeki değişimi ve öğrencilerimizin hangi becerileri ne ölçüde kazandığını birlikte değerlendirmek gerekir.

Başka ülkelerin performansındaki düşüş, bizim karşılaştırmalı konumumuzu etkileyebilir. Bununla birlikte, kendi öğrencilerimizin bilgi ve becerilerindeki gerçek ilerlemeyi de görmezden gelemeyiz.

Kendi içimizdeki her gelişmeyi olumlu karşılamalıyız. Fakat şu soruyu sormaktan da vazgeçmemeliyiz:

PEKİ, ULAŞMAMIZ GEREKEN NOKTA BU MUYDU?

Çeyrek asra yaklaşan yönetimden beklentimiz neydi?

Tamamen tarafsız bir gözle bakalım.

Bir alanda uzmanlaşmak, yıllar süren eğitim, araştırma ve emek gerektirir. Doktora çalışmaları bunun örneklerinden biridir.

Mevcut iktidar ise ülkeyi çeyrek asra yaklaşan bir süredir yönetiyor. Bu kadar uzun bir yönetim döneminin sonunda, eğitimde sürekli sistem değiştiren değil; geliştirdiği sistemle dünyaya örnek olan bir ülke hâline gelmemizi beklerdik.

Benzetme yerindeyse, yıllardır millî eğitimi yönetenlerin bu alanda artık ordinaryüs profesör düzeyinde bir birikim ortaya koymasını isterdik.

PEKİ, BU UZUN DÖNEMDE NELER YAPILDI?

Liseye ve üniversiteye geçiş sistemleri defalarca değiştirildi. Eğitim kademeleri 4+4+4 biçiminde yeniden düzenlendi. Müfredatlar yenilendi. Anadolu öğretmen liseleri kapatıldı, öğretmen yetiştirme politikalarında değişikliklere gidildi.

Bana göre en önemli sorunlardan biri de eğitim kadrolarında liyakat yerine siyasi yakınlığın belirleyici olduğu yönündeki eleştirilerin giderilememesidir.

Eğitim, her değişiklikle yeniden başlangıç noktasına dönebileceğimiz bir alan değildir. Çünkü yapılan her uygulama, doğrudan çocuklarımızın hayatını ve ülkemizin geleceğini etkiliyor.

FİZİKSEL YATIRIMLAR YETERLİ Mİ?

Okul ve derslik yatırımlarını elbette önemsiyoruz. Sınıflardaki öğrenci sayısını azaltmaya yönelik çabaları da değerli buluyoruz.

Ancak eğitimde başarı, yalnızca bina yapmakla ölçülemez.

O binaların içinde nasıl bir eğitim verildiği, öğrencinin hangi becerileri kazandığı, öğretmenin nasıl yetiştirildiği ve imkânların çocuklar arasında ne kadar adil dağıtıldığı da en az fiziksel yatırımlar kadar önemlidir.

Asıl sorumuz şu olmalıdır:

Çocuklarımızı hayata, düşünmeye, üretmeye ve sorun çözmeye ne kadar hazırlayabiliyoruz?

FİNLANDİYA ÖRNEĞİNDE NEYE BAKMALIYIZ?

Finlandiya, eğitimde fırsat eşitliğine verdiği önem ve öğretmen yetiştirme yaklaşımıyla uzun yıllardır dikkat çeken ülkelerden biri.

Bu ülkeyi her değerlendirmede listenin en tepesinde bulunan, kusursuz bir model olarak görmek doğru olmaz. Ancak eğitim anlayışından çıkarabileceğimiz dersler vardır.

Finlandiya’da çocuklar, yedi yaşında başlayan dokuz yıllık temel eğitimden geçiyor. Temel eğitim ücretsiz sunuluyor; öğrenme materyalleri ve okul yemeği gibi destekler de bu anlayışın parçası.

Benim bu örnekte üzerinde durduğum nokta; fırsat eşitliğinin, öğrencinin gelişiminin ve öğretmenin mesleki niteliğinin eğitim politikasının merkezine yerleştirilmesidir.

Başka bir ülkenin sistemini olduğu gibi almak zorunda değiliz. Kendi ihtiyaçlarımızı ve toplumsal yapımızı dikkate alarak başarılı uygulamalardan yararlanabiliriz.

BUNU NASIL BAŞARABİLİRİZ?

Bilimin ışığında, farklı görüşleri dinleyerek ve ortak bir eğitim anlayışı geliştirerek.

EĞİTİM İÇİN DÖRT TEMEL SORU

Yıllardır şu dört soruyu sorup cevaplarını birlikte arayabilirdik:

Neden öğreneceğiz?

Ne öğreneceğiz?

Nasıl öğreneceğiz?

Kim öğretecek?

Benim en yalın biçimiyle ifade ettiğim bu dört soru, eğitimin amacı, içeriği, yöntemi ve öğretmeni üzerine düşünmemizi sağlar.

Eğitim sistemimizin dayandığı temel ilkeler zaten vardır. Yapılması gereken, bu ilkeleri çağın ihtiyaçlarıyla buluşturmak ve uygulamada tutarlı bir yol izlemektir.

Bunun ilk şartı da farklı fikirleri duymaktan korkmamaktır.

HER KESİMİN TEMSİL EDİLDİĞİ BİR EĞİTİM ŞURASI

Eğitim politikalarında ortak bir zemin oluşturmak için geniş katılımlı bir şura toplanmalıdır.

Bu şurada eğitimciler, sosyologlar, psikologlar, pedagoglar, araştırmacılar, bilim insanları ve sahadaki uygulamaları yakından bilen uzmanlar yer almalıdır.

Farklı düşünceler temsil edilmeli; katılımcılar yalnızca kendileriyle aynı görüşte olanların sözlerini dinlemekle yetinmemelidir.

Ülkede belirli kesimleri temsil eden siyasetçiler de çoğunluğu oluşturmayacak biçimde bu çalışmaya davet edilebilir. Ancak sürecin merkezinde siyasi hesaplar değil, çocuklarımızın geleceği bulunmalıdır.

Şura, aceleye getirilen bir toplantıyla sınırlandırılmamalı; katılımcıların tartışarak asgari müştereklerde buluşabileceği bir çalışma yürütülmelidir.

Amaç, her yönetim değişikliğinde yeniden tartışmaya açılan bir sistem değil; toplumsal uzlaşmaya dayanan, uzun vadeli bir eğitim politikası hazırlamak olmalıdır.

SORUMLULUK YALNIZCA BUGÜNE AİT DEĞİL

Bana göre, ülkeyi uzun yıllardır yöneten iktidar bu uzlaşma fırsatını yeterince değerlendiremedi. Eğitimde yaşanan sorunların bedelini ise çocuklarımız, öğretmenlerimiz ve ailelerimiz ödedi.

Bir kuşağın eğitim hayatı, sürekli değişen uygulamalar ve ideolojik tartışmalar arasında geçti.

Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’e yönelttiğim eleştiri de yalnızca bugünkü göreviyle sınırlı değildir. Bakanlıkta daha önce üstlendiği görevler nedeniyle, geçmişteki eğitim politikalarının değerlendirilmesinde de sorumluluğu bulunduğunu düşünüyorum.

Anadolu öğretmen liselerinin kapatılması ve öğretmen yetiştirme anlayışındaki değişiklikler, bu açıdan yeniden ele alınmalıdır.

Eğitimde sorumluluk, yalnızca başarıları sahiplenmek değildir. Yanlışları görmek, sonuçlarını değerlendirmek ve gerektiğinde uygulamaları değiştirebilmek de sorumluluğun bir parçasıdır.

SORUN BELLİ, ÇÖZÜM İÇİN ÜÇ TEMEL ÇAĞRI

Bugüne kadar söylediklerimiz yeterince dikkate alınmamış olabilir. Biz yine de söylemeye devam edelim:

Her kesimin temsil edildiği, eğitim alanındaki uzmanların tartışarak asgari müştereklerde buluşacağı bir şura toplayın.

Liyakati esas alan bir sistem kurun ve bu sistemi adil biçimde uygulayın.

Öğretmen yetiştirme sistemini yeniden ele alın.

Çocuklarımızın geleceği için ortak akla, adalete ve güçlü bir öğretmen yetiştirme anlayışına ihtiyacımız var.

Not: Bu köşe yazısında yer alan görüş ve değerlendirmelerin tüm sorumluluğu yazara aittir.

What do you feel about this?

Bir yanıt yazın

error: İçerik korunmaktadır !!